15 Mayıs 2012

1141 GÜN KAÇ DAKİKADIR? (*)

Mustafa Balbay…

Gazeteci… Yazar… Milletvekili… Cumhuriyet gazetesi eski Ankara temsilcisi ve yazarı…

Balbay, kamuoyunda “İkinci Ergenekon davası” olarak bilinen davada tutuklu olarak yargılanıyor. İddianamede Balbay’ın işlediği iddia edilen suçları alt alta sıraladığınızda ilginç bir tablo çıkıyor ortaya:

Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma… Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme… Devletin Güvenliğine İlişkin Belgeleri Tahrip Etme Amacı Dışında Kullanma Hile İle Alma Çalma… Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine Karşı Silahlı İsyana Tahrik Etme… Türkiye Büyük Millet Meclisini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme… Devletin Güvenliğine İlişkin Gizli Belgeleri Temin Etme… Açıklanması Yasaklanan Gizli Bilgileri Temin Etme…

Balbay, bu suçları işledi mi gerçekten? Şöyle elinizi vicdanınıza koyun ve bir düşünün bakalım. Tek “silahı” kalemi, “mermisi” de sözcükler olan, onlarca kitap, yüzlerce makale sahibi bir gazeteci-yazarın silahlı terör örgütüne üye olup olmadığını, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs edip etmediğini, kısacası suçlu olup olmadığını yargılamanın sonunda göreceğiz. İşte onun için sabırla bekliyoruz yargılamanın bitmesini…

Balbay bekliyor… Ailesi bekliyor… Sevenleri, dostları, arkadaşları bekliyor… Cumhuriyet okurları bekliyor… Tam 1141 gündür süren yargılamanın bitmesini bekliyoruz! Tam 1141 gündür bekliyor Mustafa Balbay…

Nedir 1141 gün?

Alt tarafı dört basamaklı bir sayı işte… Öyle milyonları, milyarları düşünürseniz lafı bile edilmez. Ama her saniye sadece bir sayıyı söyleyerek saymaya başlasanız, 1141’e ancak 19 dakika sonra ulaşabilirsiniz. Yani 1’den 1141’e sayarak ulaşmak için bile yaşamınızın 19 dakikasını feda etmeniz gerekir. Oysa Mustafa Balbay 1141 gündür demir parmaklıkların ardında… Yani 1 milyon 643 bin 40 dakika…

Nedir 1141 gün?

163 hafta… 
38 ay… 
3,12 yıl…

Mustafa Balbay tutuklandığında doğan bebeler, şimdi yürümeye, konuşmaya başladılar. Mustafa Balbay tutuklandığında okula başlayan çocuklar, okumayı çoktan söktü, şimdi üçüncü sınıfa gidiyorlar. Oysa Mustafa Balbay 1141 gündür yargılanıyor, suçsuzluğunun ortaya çıkmasını bekliyor… Tam 1141 gündür bekliyor Mustafa Balbay…

Üstelik bu sürenin 417 gününü de hücrede geçiriyor. Televizyon yok… Bir ses, bir nefes yok… Her şey gözetim altında… Sabah kalk, akşama kadar dakikaları, saatleri say, günde üç öğün yemek ye, akşam yine yat… Yarın yine aynı şeyler… 1 gün değil, 5 gün değil, 10 gün değil… Tam 417 gündür hep böyle…

1 yıl, 1 ay, 22 gündür hücrede Mustafa Balbay… En azılı mahkûmlar bile böyle bir cezaya çarptırılmış mıdır acaba?

Oysa Mustafa Balbay, daha suçlu değil ki cezalandırılsın? Yargılama sonuçlanmamış, suçu sabit görülmemiş, hüküm giymemiş, aldığı ceza belli olmamış ki…

Mustafa Balbay masumdur şu anda…

Örneğin Cumhurbaşkanı kadar masumdur. Rahmi Koç kadar masumdur. Nazlı Ilıcak, Nagehan Alçı kadar masumdur. Ali Ağaoğlu kadar, Rıdvan Dilmen kadar, Ahmet Altan kadar, Sezan Aksu, Orhan Pamuk kadar masumdur! Hatta bütün bu kişilerden çok daha masumdur Mustafa Balbay…

Balbay’a yöneltilen suçlamalardan biri de “Türkiye Büyük Millet Meclisini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme…” İddianame açıklanıp bu suçlama ifade edildikten sonra, Balbay 2011 yılı genel seçimlerinde İzmir’den milletvekili seçildi. Başbakan’ın ve iktidar yandaşlarının dillerine pelesenk ettikleri milli irade, Balbay’a yöneltilen bu suçlamayı ciddiye bile almadı ve “Türkiye Büyük Millet Meclisini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs” ettiği iddia edilen Mustafa Balbay’ı milletin vekili olarak Meclis’e gönderdi.

Mustafa Balbay, 313 gündür milletvekili… Ama tutuklu bir milletvekili… Tıpkı Mehmet Haberal gibi… Tıpkı Engin Alan gibi… Aslında tutuklu olan milli irade… Evrakta sahtecilik, ihaleye fesat karıştırma, zimmetine para geçirme gibi iddialarla yargılansaydı, acaba tutuklanır mıydı Mustafa Balbay?

Masum Balbay, 1141 gündür yargılanmıyor aslında… Cezalandırılıyor! Tıpkı aylardır, yıllardır tutuklu olarak yargılanan diğer gazeteciler gibi… Tuncay Özkan gibi mesela… Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu gibi… Aydınlık ve Ulusal Kanal çalışanı gazeteciler gibi… Ama Nedim Şener ile Ahmet Şık tahliye olduktan sonra, yıllardır tutuklu yargılanan gazeteciler konusu kamuoyunun ve medyanın gündeminden düştü. Ne garip bir toplum olduk, her sabah acaba nasıl bakıyoruz aynaya?

Bugünkü koşullar ve “ileri demokrasinin” hali pür melali dikkate alındığında pek olacağını sanmıyorum, ama diyelim ki yarın Mustafa Balbay tahliye edildi. Yargılanmakta olduğu dava sonuçlandığında da kendisine yöneltilen bütün suçlamalardan aklandı.

Peki, o zaman ne olacak?

Mustafa Balbay, yaşamından çalınan 1141 günün hesabını kimden soracak? Bu toplum, bu devlet, bu hukuk sistemi bir kişiyi 1141 gün özgürlüğünden yoksun bırakmanın hesabını nasıl verecek?

Denilebilir ki, “sen hiç merak etme, devlet kimseye borçlu kalmaz! Mustafa Balbay ve onun durumunda olan diğerleri hiç suçlu olmasalar bu kadar süre tutuklu olurlar mıydı? Sonunda münasip bir ceza kesiliverir, adalet yerini bulur!

İleri demokrasiye yakışan da böyle bir “hukuk” değil mi zaten? Eğer mantık buysa, eğer kimin suçlu, kimin masum olduğuna daha en baştan birileri karar vermişse, süreç içinde milli iradenin de adaletin de hükmü kalmamışsa, o zaman ne gerek var o mahkemelere, yargılamalara? Hukuk, çalınan minareye kılıf bulma sanatı mıdır?

Güzel ülkemde ne yazık ki öyledir…

“İnsanın ettiği kötülüğü akrep bile etmez insana… Cümle mahlûkat dile gelip ‘aman’ der, ama insan dediğin durmaz, kıyıp da geçer…”


(*) Bu yazı 19 Nisan 2012 tarihinde yazılmıştır.

16 Nisan 2012

ABDESTLİ LAİKLİK, TÜRBANLI CUMHURİYET!

Mustafa Kemal Atatürk, 88 yıl önce öğretmenlere şöyle sesleniyordu:

“Öğretmenler! Yeni kuşağı, cumhuriyetin özverili öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni kuşak sizin eseriniz olacaktır. Eserin değeri, sizin beceriniz ve özveriniz derecesiyle orantılı bulunacaktır. Cumhuriyet fikir, bilim, teknik ve beden yönünden kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister! Yeni kuşağı, bu özellik ve yetenekte yetiştirmek sizin elinizdedir.”

88 yıl sonra bugün, cübbeli, sarıklı imamların “ders” vermek için okullara davet edildiği bir ülke haline geldik! Artık söze gerek var mı?

88 yıl sonra bugün, okullarda seçmeli Kuran dersi adı altında eğitim birliğini ortadan kaldıran adımların atıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Sanki Kuran derslerinin ilk ve ortaöğretim okullarına “seçmeli ders” olarak konulmasının, yaratacağı sonuçlar açısından tartışılacak hiçbir sakıncalı yönü yokmuş da sanki sadece uygulamada bazı ufak tefek bazı sorunlarla karşılaşılacakmış gibi öğrencilerin bu derslere girerken abdest alıp almayacaklarını, kızların türban takıp takmayacağını konuşmaya başladık.

Kimine göre “Kuran okumak için gereken neyse hepsi yapılacak” Yani öğrenciler abdest de alacak, türban da takacak! Öte yandan bu “medrese düzenine geçişi” yumuşatmak isteyenler de var. Örneğin Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Zeki Sayar “Kur'an-ı Kerim normalde abdestsiz okunmaz. Eğitim öğretim sırasında bu farklı olabilir, ama normal vatandaş abdest almak zorunda” diyor. Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Dr. Hüseyin Kayapınar ise “Abdestli olmak daha iyidir” şeklinde konuşuyor. (Vatan, 3.4.2012)

Oysa böyle bir tartışma abesle iştigaldir. Seçmeli “Kuran dersi” adı altında ilk ve ortaöğretim okullarını medrese haline sokacak ilk adımı attıktan sonra, yapılacak işin gereği ne ise o yapılacaktır ve o şekilde davranılacaktır. Dini dogmatizm ve İslam’ın yerleşik kural ve uygulamaları bu konuda kimseye itiraz ve söz söyleme hakkı vermez.

Şimdi kimse lafı döndürüp dolandırmasın, kimse ninni söylemesin, masal okumasın. İslam’a ve yerleşik uygulamasına göre kadınlar ya da kızlar başlarını örtmeden Kuran okuyabilirler mi? Bırakın Kuran okumayı, çoğu Müslüman kadın başını örtmeden Kuran bile dinleyemez! Hemen uyarılır, başını örtmeye zorlanır. Siz bugüne kadar, bu uyarı ve zorlamalara kulak asmayan, başı açık Kuran okuyan bir kadın gördünüz mü hiç?

İddia edilmektedir ki, seçmeli Kuran derslerinde kız öğrencilerin başlarını örtmeleri onların tercihine bırakılacak, isteyen öğrenci başını örtecek, istemeyen de örtmeyecektir. Söylenen bir diğer “ninni” de budur.

Oysa bu Kuran dersleri, İmam Hatip Okulları’nda da yıllardan beri yapılmaktadır. Hangi kız öğrenci bu okullarda başı açık ders görmektedir acaba? Hangi kız öğrencinin başını örtmesi onun tercihine bırakılmıştır bugüne kadar?

O nedenle şu “isteyen başını örtecek” lafı kuyruklu bir yalandır. Cübbeli imamları, mollaları ders vermesi için davet eden din öğretmenleri ve idarecilerin ya da onların zihniyetinde olanların okullara ve milli eğitim teşkilatına egemen olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İşte bu tür kişilerin vereceği bu seçmeli Kuran derslerinde bir kız öğrencinin başı açık ders görme tercihinin hoşgörü ile karşılanacağını düşünebilir misiniz? Zaten bu dersleri alacak olanlar, daha aile ortamındayken başını örtme baskısı ya da yönlendirmesiyle büyüyen çocuklardır. Bu zihniyette olmayan birkaç çocuk da ister istemez sınıftaki çoğunluğun yaratacağı “mahalle baskısı” altında kalacak ve bugün millete bir elma şekeri gibi sunulan o tercih hakkını kullanamayacaktır.

Ne var ki sorun burada da bitmiyor. Hadi diyelim ki bu seçmeli Kuran derslerine kız öğrencilerin tamamı başını örterek girdi ve dersler de bu şekilde yapıldı. Peki ya sonra? Öğrenci seçmeli Kuran dersinden çıkıp, zorunlu din dersine girerken o kızın başından türbanı çıkartabilecek misiniz? Din ise, zorunlu din dersinde okutulan da din değil mi? O zaman “neden din dersinde de başımızı örtemiyoruz?” nidaları yükselmeye başlayacaktır. Hadi onu da kabul ettiniz, sırada öteki derslerde de benzer bir durumun geçerli olması talebi olacaktır! Velilerden gelen istekler ve okul idarelerinin zaten bu uygulamaya yatkın kadrolarla dolu olması sonucu kısa sürede ilk ve ortaöğretim kurumlarını imam hatip okulları görüntüsüne büründürülecektir.

İşin abdest alma kısmı ise daha trajikomik bir görüntü çıkarıyor ortaya… Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Zeki Sayar “Kur'an-ı Kerim normalde abdestsiz okunmaz. Eğitim öğretim sırasında bu farklı olabilir, ama normal vatandaş abdest almak zorunda” şeklinde konuşarak fetvayı vermiş! Güler misiniz, ağlar mısınız şu sözlere? “Kuran-ı Kerim normalde abdestsiz okunmaz”mış! Peki, “anormal”de nasıl okunur? “Normal vatandaş abdest almak zorunda” imiş! Demek ki abdest almayınca “anormal vatandaş” oluyoruz!

Daha uygulamanın nasıl olacağı tartışılırken bile “din âlimi” geçinenlerin insanları nasıl sınıflandırdıklarını görüyor musunuz? “Normal vatandaş”, “anormal vatandaş”… Bir de bu Kuran derslerini seçmeyen ya da seçip de kendisine dayatılan şekillerde almaya direnen öğrencilere nasıl davranılacağını düşünün!

Okunan bu “ninnileri” bir yana bırakalım da açık açık soralım: Abdestsiz namaz kılınır mı? Camiye abdestsiz girilir mi? Bırakın Kuran okumayı, birçok Müslüman abdestsizken İslam’ın kutsal kitabını eline almaya bile çekinir!

Seçmeli Kuran derslerinde kız öğrencilerin başını örtmesiyle ilgili olarak yukarıda özetlemeye çalıştığımız durumların bir benzeri, bu derslere girilirken kız olsun erkek olsun öğrencilerin abdest alması söz konusu olduğunda da gündeme gelecektir. Bu durumda da önce pratik bir sorunla karşılaşıyoruz: Öğrenciler seçmeli Kuran derslerine girmeden önce nerede abdest alacakladır?

“Evden okula abdestli gelsinler” denemez. Dünyanın bin bir hali var, abdest bu, kaçar!

Okullardaki sıkış tepiş, çoğu da sağlığa aykırı koşullar taşıyan öğrenci tuvaletlerinde mi abdest alınacaktır? Abdest almak için lavabolar önünde kuyruğa girmiş, elleri ve kolları sıvalı gençler… Bu sırada, öğretmenlerden gizli sigara içmek için aynı mekâna girmiş başka öğrenciler… İhtiyacını gidermek için sıra bekleyen diğer öğrenciler… Tam bir keşmekeş…

İşte o zaman dini bütün okul yöneticilerimiz imdada yetişecek, Okul-Aile Birliği’nin de destek çıkmasıyla (dinimiz sözkonusu olduğunda akan sular durur, pamuk eller hemen cebe gider çünkü), “Bu iş böyle olmuyor, hem sağlık hem de dini gerekler açısında hoş bir manzara değil bu. Seçmeli Kuran derslerini alan öğrencilerin rahat bir şekilde abdest alacağı bir ortam yaratılmalıdır” denilecek ve hemen gerekli girişimler yapılacaktır. Belki okul bahçesine bir şadırvan! Ama İslami uygulamada erkeklerle kadınlar aynı yerde abdest alamayacağına göre, kızlar için ayrı, erkekler için ayrı birer şadırvan… Yakın bir gelecekte, okul bahçelerinde ayağı takunyalı, elleri ve kolları sıvalı, abdest alan öğrenci görüntüleriyle karşılaşmaya hazır olun!

Hadi bu kadar aşırıya gidilmediğini ve seçmeli Kuran dersi alan kız ve erkek öğrenciler için okulda, bina içinde ayrı ayrı abdest alma yerleri inşa edildiğini varsayalım. Bu durumda da sorun yok mu peki? Öğrencilerin balık istifi gibi birbirinin üstünde okuduğu, derslik eksiğinin yakıcı bir sorun olduğu okullarda, abdest için en azından iki büyük bölümün ayrılması, bununla ilgili teknik düzenlemenin yapılması zaruri bir ihtiyaç olarak öne geçecektir. Bu da yetmezmiş gibi, kısa bir sürede öğrenci tuvaletleri ve lavaboları bile bu seçmeli Kuran derslerinin varlığı temelinde ayrılacaktır fiilen… Artık öğrenci tuvaletlerinde nasıl abdest alınacağını açıklayan “eğitici- öğretici” tablolara rastlarsanız hiç şaşmayın!

Eh seçmeli Kuran derslerinin okutulduğu, kimi kız öğrencilerin bazı derslere türbanlı girebildiği, özel abdest yerlerinin inşa edilebildiği bir okulda neden şöyle bir mescit de olmasın ki? Abdestini alan, Kuran dersinde Kuran öğrenen öğrenci, gidip beş vakit namaz da kılsa fena mı olur? Hem zorlama yok. İsteyen kılar! Kuran dersleri de seçmeli değil mi zaten? Ayrıca kutsal kitabımız ne buyuruyor: “dinde zorlama yoktur.” (Lâ ikrâ he fîd dîn) Gerçi Türkiye’de zorunlu din dersleri var ve bu durum hem anayasaya hem insan haklarına hem de İslam’ın kendisine aykırı, ama şimdi orasını hiç karıştırmayın! Şu seçmeli Kuran dersleri ve onun gerektirdiği altyapı şartları yerine getirilsin, sıra okullara mescid kurulmasına gelecektir.

Yaklaşık iki hafta önce TBMM Uzlaşma Komisyonu’na yeni anayasa hakkındaki önerilerini sunan, İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın Genç Hukukçular Topluluğu’ndan gençler, “Yeni Anayasa Sürecinde, Bediüzzaman Said Nursi’nin Görüşleri Çerçevesinde Talep ve Temenniler” başlıklı metinde neler talep ediyordu?

-Öğrenciler ve kamu personeli için başörtüsü serbest olsun
- Başörtülü milletvekiline imkân tanınsın
- Reşit öğrenciye cuma namazı izni verilsin
- Milletvekilleri TBMM’de kutsal kitap üzerine yemin etsin
- Evde öğretim modeli gelmeli

Okullardaki seçmeli Kuran dersleri, işte böyle bir nihai hedefe ulaşmanın ilk adımıdır, Ortaçağ gericiliğinin kazandığı çok önemli bir mevzidir. Cumhuriyet devriminin en önemli başarılarından biri, “Eğitim Birliği”ne büyük bir darbe daha vurulmuştur!

Bugün seçmeli Kuran dersleriyle öğrenci yetiştirirsen, yarın TBMM’de milletvekilleri kutsal kitap üzerine yemin eder! Bu kaçınılmazdır!

Bugün seçmeli Kuran dersine girerken başını örten öğrenci yarın bunu kamuda her alanda yapar. Bu kaçınılmazdır!

Bugün okula şadırvan ve mescidi yaparsan, yarın ders programlarını namaz saatlerine göre düzenlersin! Bu kaçınılmazdır!

Bugün yaptığın gibi hâlâ uyursan, yarın sen de o mollanın karşısında diz çökecek, o medrese düzenin baskısına boyun eğeceksin! Bu da kaçınılmazdır.

Ama hepsinden daha tehlikeli olanı, bu ve benzer uygulamalarla açılmaya çalışılan yolun öğrenciler arasında çatışmaya yol açma riskinin bulunmasıdır. Seçmeli Kuran dersleri, öğrenci gençliği bölecek ve çatıştıracaktır. Düşünen ve sorgulayan gençlerin karşısına iman eden ve dogmatik düşünen bir grup çıkaracaktır. Genç kuşaklar arasında dindarlıkla kindarlığın el ele büyüme tehlikesi vardır.

Çocuklarımızın geleceğinin, ülkemizin yarınlarının Ortaçağ zihniyetinin hırsına feda edilmesine seyirci kalmayalım.

9 Nisan 2012

AKP’NİN YEDEĞİ MHP!

Binlerce lira maaş almalarına, Meclis’te her türlü maddi imkândan yararlanmalarına rağmen, cep telefonu faturası ve yabancı dil kursu gibi şahsi harcamalarını bile devlete ödetecek kadar parayı önemseyen bir zihniyetin sahibi olanlar, bugün dini duygu ve değerleri siyasi çıkarları için kullanma yarışı içinde, toplumun ve Cumhuriyetin temellerine dinamit koyuyorlar.

“4+4+4 kesintili eğitim” yasa teklifinin TBMM’de görüşülmesi sırasında bu dincilik yarışının somut örneği AKP ile MHP arasında yaşandı. MHP verdiği bir önergeyle AKP’ye ilham kaynağı oldu, yol gösterdi. Bunun üzerine AKP’nin verdiği bir başka önergeyle ortaokul ve liselerde Kuran-ı Kerim ve peygamberin hayatının seçmeli ders olarak okutulması ile imam hatiplerin orta bölümünün açılması, yasa teklifinin 9. maddesine açıkça yazıldı. Hemen her konuda AKP’ye muhalif görüntüsü vermeye çalışan MHP ise, AKP’nin yasa teklifinde değişiklik yapan bu önergesine kabul oyu verdi! Siyasette dar alanda kısa paslaşmalar böyle oluyor işte…

Kamuoyunda “4+4+4” adıyla bilinen kesintili eğitim yasa teklifi, eğer yürürlüğe girerse, bundan sonra ortaokul ve liselerde “Kuran-ı Kerim ve tefsiri ile peygamberin hayatı” seçmeli ders olarak okutulacak. Daha sonraki yıllarda bu uygulamanın değiştirilmesi gerekirse ya da istenirse, bu da ancak yeni bir yasal düzenlemeyle mümkün olabilecek. Çünkü Komisyon’da kabul edilen tasarıya göre, bunları seçmeli dersler olarak belirleme yetkisi Bakanlığa bırakılıyordu. Diğer bir ifadeyle “Kuran-ı Kerim ve tefsiri” dersinin, okullarda okutulup okutulmaması Bakanlığın yetkisinde olacaktı. Ancak AKP’nin ve MHP’nin oylarıyla dün Meclis Genel Kurulu’nda yapılan yeni düzenleme sonucu, ortaokul ve liselerde Kuran-ı Kerim ve tefsiri ile peygamberin hayatının seçmeli ders olarak okutulması artık yasanın amir hükmü olmuştur. Bundan sonra ortaokul ve liselerde Kuran-ı Kerim ve Peygamber’in hayatının seçmeli ders olarak okutulması Bakanlığın yetkisinde değildir, zorunludur!

MHP, bu uygulamanın ileriki yıllarda kaldırılmasını zorlaştıracak bir değişikliğe öncülük etmiş ve destek vermiştir. Siyasal İslamcılar, cemaatçiler, bilumum tarikat erbabı ve din pazarlamacıları “Türkçü”(!) ve “milliyetçi”(!) geçinen MHP’ye ne kadar teşekkür etse azdır

Eğer bu yasa yürürlüğe girerse uygulamada nasıl bir durumla karşılaşacağız peki?

Deniliyor ki “Burada hiç kimseye bir dayatma söz konusu değildir. Kuran-ı Kerim ve tefsiri ile ilgili dersin isteğe bağlı okutulacağı açıkça yazıyor, niye korkuyorsunuz? Tercihe dayalı, isteğe dayalı sistemin neresi yanlış? Vatandaşlarımız çocuklarımıza Kuran-ı Kerim okutmak istiyorsa, devlet bu imkânı versin. Niye rahatsız oluyorsunuz?”

“Demokratik” görünen bu sakat kafa yapısını ve savunduğu mantığı neresinden tutarsanız elinizde kalıyor. Bir kere, şu anda din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu derslerden biridir zaten. Eğer yasa yürürlüğe girerse, bir de “Kuran-ı Kerim ve tefsiri” ile ilgili seçmeli bir ders olacaktır. Bu ikinci ders isteğe bağlı olmasına rağmen, bu dersi seçenler din derslerini de zorunlu olarak alacaklardır zaten. Bu durum, öğrenciler arasında ister istemez bir gruplaşma, bir saflaşma yaratacaktır. Kaldı ki ilk ve ortaöğretimdeki din dersi öğretmenlerinin tamamının imam hatip kökenli, ilahiyat eğitimi almış kişiler olduğu düşünülürse, onların ağırlığının “Kuran-ı Kerim ve tefsiri” dersini seçenlerden yana olacağı ve hatta bu dersi seçmeyen diğer öğrencilere dolaylı bir baskı uygulanacağı da açıktır.

Örneğin zorunlu din dersini alan iki öğrenci düşünelim. Bunlardan biri seçmeli olan “Kuran-ı Kerim ve tefsiri” dersini alsın, diğeri de bu seçmeli dersi almasın. Peki, zorunlu din dersinde, imam hatip kökenli ilahiyat eğitimi almış din bilgisi dersi hocasının yaklaşımı iki öğrenciye de aynı mı olacaktır? Muhtemelen bu din dersi öğretmenlerinin büyük bir kısmı (belki tamamı), zaten seçmeli “Kuran-ı Kerim ve tefsiri” dersinin de öğretmeni olacaklardır!

Kaldı ki bugün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının tamamı Müslüman değildir. Bir vatandaş çocuğunun Kuran-ı Kerim öğrenmesini istediğinde devlet bunu, ilk ve ortaokullarda seçmeli ders imkânı vererek sağlıyorsa, örneğin bir başka Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da İncil ya da Tevrat ya da bir diğer dini inanç konusunda çocuğunun bilgilenmesini isterse ne olacaktır? Ya da bir vatandaş çocuğunun hiçbir şekilde dini bilgilere dayalı bir eğitim almasını istemiyorsa, onu din dersi almakla zorunlu kılmak bir dayatmacılık değil midir? Hani “din ve vicdan özgürlüğü” vardı bu ülkede? Hani, “herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahip” idi?

Daha somut konuşalım. “Kuran-ı Kerim ve tefsiri” dersini almış bir öğrenci, bu derste örneğin Nisa suresini de okuyup öğrenecektir. Neler emrediliyor Nisa suresinde?

Erkek mirastan 2 pay alırken kadına 1 pay… Mahkemede 2 kadının şahitliği, 1 erkeğin şahitliğine eşit… Kendilerine itaat etmediği zaman erkekler kadını önce uyaracak, sonra da dövecek… Kadın, erkeğin tarlası… Cariyelik ve kölelik meşru…

Kısacası kadını ikinci sınıf gören bu Ortaçağ zihniyetiyle donanan bir öğrencinin, diğer derslerde aynı sınıfı paylaştığı kız arkadaşlarına ya da evde kız kardeşine, ablasına, hatta annesine hangi gözle bakmasını bekliyorsunuz artık? Bu dinci eğitim tornasından geçerek büyüyen o çocuk, ileriki yaşlarda kadına şiddet uyguladığında, onu dövdüğünde, canına kastettiğinde ya da bugünlerde tanık olduğumuz gibi merhum bir politikacının çocuklarının arasındaki türden miras kavgaları ortaya çıktığında bunun sorumlusu kim olacaktır? Devlet, o zaman kadını koruma altına alacak düzinelerle yasa çıkarsa, hatta özel bile bakanlık kursa ne yazar? “Canavarı” kendi elinizle yaratıyorsunuz!

Sonuçta söz konusu olan hangi din olursa olsun, dinin tek bir yorumu olmadığı için, dini eğitimin de tek bir türü olmaz. Kısacası dini esas alan bir eğitim ya da dinselleştirilmiş eğitim en nihayetinde bir dayatmacılıktır. Belli bir kesimi tek tipleştirirken, buna dâhil olmayanları da ötekileştirir. Eleştiriyi değil inanmayı, sorgulamayı değil itaati, aklı değil tapınmayı esas alır. Toplumu böler, gruplaştırır, farklı inanç grupları arasındaki potansiyel çatışma riskini ve hoşgörüsüzlüğü, eğitim sistemine de taşıyarak gelecek kuşakları da bu ayrımcılıkla zehirler.

AKP iktidarının ve bu tavrıyla ona “yedek lastik” olan MHP’nin, gerek Meclis’te gerek Meclis dışında kendileri gibi düşünmeyenlere karşı nasıl hoşgörüsüz ve şiddet eğilimli oldukları anımsanırsa, eğitimin dinselleştirilmesinde bu iki partinin uyum içinde hareket etmesine hiç şaşmamak gerekir.

Dindar nesil yetiştirme hedefini ilan eden AKP, MHP’nin “Türkçülüğünü” de “milliyetçini” de gözler önüne sermiştir!

2 Nisan 2012

HÜKÜMETİN “YENİ” PLANI…

Geçtiğimiz hafta Türkiye’nin siyasi gündemini meşgul eden konulardan biri de hükümetin “yeni Kürt planı” idi. Aslında hükümetin aldığı iddia edilen son kararları bu şekilde adlandırmak ne derece doğrudur, tartışılır. Çünkü PKK terörüne karşı benimseneceği iddia edilen bu yeni tavrı, “Kürt planı” şeklinde adlandırarak gelişmeleri etnik temele oturtmaya çalışmak bizim medyanın marifeti… Böyle bir adlandırma Kürt kökenli tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını sürecin öznesi haline getiriyor, sanki PKK’nın ve terörün destekçisi gibi gösteriyor. Oysa Kürt kökenli vatandaşların ezici çoğunluğunun tavrı PKK ve uzantılarından yana değildir. Dolayısıyla hükümetin uygulayacağı iddia edilen “yeni” stratejiyi “yeni Kürt planı” şeklinde değil de, belki “yeni PKK planı” veya “yeni strateji” olarak adlandırmak daha doğru olacaktır.

Peki, neleri içeriyor bu “yeni plan”?

Basından öğrendiğimize göre 10 maddelik bu “yeni plan” şöyleymiş:

1- Kürt sorununun çözümünde sivil siyaset kanalı dışında hiçbir kanala itibar edilmeyecek, kullanılmayacak.

2- İmralı’da Abdullah Öcalan, Kandil’de veya Avrupa’da PKK muhatap alınmayacak, devre dışı bırakılacak.

3- Güneydoğu’da ve diğer bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlar, PKK ve KCK’nın baskısından kurtarılacak.

4- Bu amaçla doğrudan halk muhatap alınacak ve sivil siyaset kanalıyla çözüm aranacak.

5- Çözüm yeri olarak parlamento dışında hiçbir zemin kabul edilmeyecek; ipleri İmralı ve Kandil’in elinde olmayan, demokratik yollarla seçilerek Meclis’e gelmiş, siyasi inisiyatif kullanabilecek parti veya partilerle muhatap olunacak.

6- PKK, silahlı eylemlere devam ettiği sürece silahlı mücadele devam edecek.

7- PKK ile bir daha görüşülecekse bu ancak silah bırakması için olacak.

8- PKK silahlarını Türkiye’ye teslim ettiğinde, yargısal sorumluluğu olmayanlarla ilgili nasıl bir prosedür uygulanacağı belirlenecek.

9- Yeni anayasada Kürt kimliği veya özerklik düzenlemesi olmayacak. Yeni anayasa, insan haklarını ve vatandaşların kanun önünde eşitliğini esas alacak.

10- Yerel yönetimler güçlendirilecek, uluslararası hukuka dayalı ilkeler esas alınacak.

İnsan, bu 10 maddeyi okuyunca sormadan edemiyor. Eğer “yeni” olan bu ise, “eski”si nasıldı o zaman?

Örneğin 3. maddede belirtilen hassasiyet konusunda bugüne kadar hükümet ters yönde mi davranıyordu? Diğer bir ifadeyle bugüne kadar “Güneydoğu’da ve diğer bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşların, PKK ve KCK’nın baskısından kurtarılması” gibi bir amaç güdülmüyor muydu ki şimdi artık böyle davranılacağı ilan ediliyor?

Ya da 6. maddede belirtildiği gibi, hükümet bundan önce de “PKK, silahlı eylemlere devam ettiği sürece silahlı mücadele devam edecek” şeklinde bir kararlılığa sahip değil miydi ki şimdi bunu “yeni” bir karar olarak kamuoyuna sunuyor?

Bugün, “yeni anayasada Kürt kimliği veya özerklik düzenlemesi olmayacak” (madde 9) denildiğine göre, acaba bundan önce hükümetin bu yönde bir niyeti mi vardı ki artık böyle bir düzenlemenin olmayacağı vurgulanıyor?

10. maddede belirtilen “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” kararı hükümetin ve AKP’nin henüz, yeni benimsediği bir karar mı?

Ne var ki hükümetin olduğu iddia edilen bu “yeni plan”ın dikkat çeken yanı, içerdiği bu tutarsızlıklar olmadı. Açıklanan planın asıl ses getiren yönü, PKK ya da onunla ilişkili kesimlerle artık görüşülmeyeceğini ifade eden bölümleri oldu.

Örneğin “yeni plan”ın 2. maddesinde “İmralı’da Abdullah Öcalan, Kandil’de veya Avrupa’da PKK muhatap alınmayacak, devre dışı bırakılacak” deniliyor. Şimdi böyle bir açıklama yapıldığına göre, demek ki daha önceki süreçte İmralı’da Abdullah Öcalan da Kandil’de veya Avrupa’daki PKK da muhatap alınmış! Diğer bir ifadeyle Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, PKK’nın yılardır talep ettiğini öneriye boyun eğip Öcalan’ı muhatap almış ve görüşmüş! Zaten birkaç ay önce PKK-MİT görüşmeleri kamuoyuna yansıdığında Başbakan Erdoğan şöyle konuşuyordu:

"TC Başbakanı, hiçbir zaman devlet adına bu tür kişilerle görüşme yapamaz diye bir yaklaşımın içinde olmamıştır. Hükümet olarak biz yapmadık ama devlet olarak bu görüşmeleri yaptığımızı, ben parlamentoda dile getirdim. Benim veya hükümet üyesi arkadaşlarımdan birisini ispat etsinler dedim. İspat edemezlerse, 'şerefsizdirler, alçaktırlar' dedim. Devletin müsteşarı, herkesle görüşme yapar. Sadece terör örgütü mensubuyla değil, başkalarıyla da yapar. Niye? İz sürecek, suçluyu tespit edecek. Onun görevi bu zaten ve benim özel temsilcim olarak da giden yine devlet görevlisi olarak müsteşar yardımcılığı döneminde göndermişimdir, bir devlet görevlisidir. Kimle gitmiştir gene MİT müsteşarıyla beraber gitmiştir. Bunlardan kaçan birisi değilim ki, bunları söyleyen, söylemiş birisiyim. Ve bunu göğsümü gere gere yine söylüyorum. Dün de söyledim, bugün de söylerim, yarın da söylerim.”

Başbakan’ın bu konuşması zaten başlı başına bir çelişkiler abidesi olarak tarihe geçmişti. Bir taraftan “hükümet görüşmedi, devlet adına görüşüldü” diyor, öte yandan “benim özel temsilcim olarak da giden yine devlet görevlisi olarak müsteşar yardımcılığı döneminde göndermişimdir, bir devlet görevlisidir. Kimle gitmiştir, gene MİT müsteşarıyla beraber gitmiştir” diyor. İyi de MİT Müsteşarlığı, zaten Başbakanlığa bağlı bir devlet kurumuyken, diğer bir ifadeyle Başbakan MİT Müsteşarı’nın amiriyken, PKK-MİT görüşmesine “Başbakan’ın özel temsilcisi”nin katılması ne anlama geliyor o zaman?

Her şey bir yana, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı da Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir organıdır, ondan ayrı düşünülemez. Erdoğan, hobi olsun diye oturmuyor Başbakanlık koltuğunda… Türkiye Cumhuriyeti Devletini yönetiyor. Teşbihte hata olmaz derler, eğer devlet bir araba ise Başbakanlık da o arabanın şoför mahallidir, bugünkü anayasal sistem içinde Başbakan ve hükümet de o arabanın sürücüsüdür. Araba eğer sağa dönmüşse, bu, hükümet direksiyonu o yöne kırdığı için olmuştur. “Ne yapalım, biz yapmadık, araba kendiliğinden döndü” demek ne derece mantıklıysa, “hükümet olarak değil, devlet olarak görüştük” demek de o derece mantıklıdır. Ha Ali-Veli, ha Veli-Ali…

Ne var ki bu açıklamaların üstünden daha altı ay ancak geçti ki bu sefer de “yeni plan” açıklanıyor, kamuoyuna artık yeni bir strateji izleneceği duyuruluyor. Buna göre artık “İmralı’da Abdullah Öcalan, Kandil’de veya Avrupa’da PKK muhatap alınmayacak, devre dışı bırakılacak. Çözüm yeri olarak parlamento dışında hiçbir zemin kabul edilmeyecek.”

Türkiye’nin bu derece ciddi ve neredeyse kangren halini almış bir sorununda böyle zırt-pırt yön değiştirmek neyin göstergesidir acaba? 6 ay önce farklı bir strateji uygula, altı ay bile geçmeden yeni bir strateji izleyeceğini ilan et! Çocuk oyuncağı mı bu işler? Devlet ciddiyetiyle bağdaşır şeyler midir bunlar?

Ne ilginçtir ki Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da, 24 Eylül 2011 tarihinde PKK- MİT görüşmeleri hakkında şu değerlendirmeyi yapıyordu:

“Elbette bu ses kaydı yayınlandığı andan itibaren belki de öncesinden görüşmeler inkıtaya uğramış da olabilir. Ancak ben yine inanıyorum ki Milli İstihbarat Teşkilatları ya da onlara yardımcı kurumlar bu örgütle, görüşmeler yapmalıdır, yapabilir. Bunların geçici bir süreyle inkıtaya uğramış olması bundan sonra yapılmayacağı anlamına gelmez”

Konuşan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Başbakan Yardımcısı ve AKP içinde birinci derecede sözü geçen bir politikacıdır. Eğer Bülent Arınç boş konuşmuyorsa, bugün açıklanan bu “yeni plan” bir göz boyamadır o zaman… PKK ile görüşmeler sadece “geçici bir süreyle inkıtaya uğramış”tır ve şartlar olgunlaştığında “bundan sonra yapılmayacağı anlamına gelmez.”

Durumun böyle olduğunun ortaya çıkması da gecikmedi ve hükümetin benimsediği iddia edilen yeni planın kamuoyuna yansımasının üzerinden birkaç gün geçmedi ki, Başbakan Erdoğan Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne katılmak için gittiği Güney Kore’de, ABD Başkanı Obama ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada aynen şunları söyledi:

“Bölücü terör örgütü ile verilen mücadelede ABD’yi yanımızda görmek bizleri ayrıca memnun etmiştir. Bölücü terör örgütü ile mücadelemiz zaten devam edecektir. Ama siyasi uzantılarıyla da müzakere etme şansımız mevcuttur”

Oysa daha birkaç gün açıklanan “yeni plan”da “ipleri İmralı ve Kandil’in elinde olmayan, demokratik yollarla seçilerek Meclis’e gelmiş, siyasi inisiyatif kullanabilecek parti veya partilerle muhatap olunacak” denilmiyor muydu? Ama ABD Başkanı ile konuşulduktan sonra, artık kapalı kapılar ardında Başbakan’a neler söylendiyse, bu sefer de PKK’nın “siyasi uzantılarıyla da müzakere etme şansımız mevcuttur” açıklaması yapılıyor kamuoyuna…

Şimdi bu tablo karşısında, hükümetin böyle kapsamlı bir soruna yönelik ciddi bir tavrının, tutarlı ve inandırıcı bir duruşunun olduğu söylenebilir mi artık?

Kaldı ki “Kürt sorununun çözümünde sivil siyaset kanalı dışında hiçbir kanala itibar edilmeyecek, kullanılmayacak. Çözüm yeri olarak parlamento dışında hiçbir zemin kabul edilmeyecek; ipleri İmralı ve Kandil’in elinde olmayan, demokratik yollarla seçilerek Meclis’e gelmiş, siyasi inisiyatif kullanabilecek parti veya partilerle muhatap olunacak” sözleri de oldukça muğlak ifadelerdir. Bugüne kadar bütün bu gizli kapaklı olanlar anımsanırsa “İpleri İmralı ve Kandil’in elinde olmayan parti veya partililerle muhatap olunacak” niyeti de kuşkuludur.

Ayrıca “ipleri İmralı ve Kandil’de olmayan parti veya partililer” hangi ölçütlere göre saptanacaktır? Başbakan’ın veya hükümetin elinde, bu belirlemeyi yapacak somut veriler varsa eğer, bugüne kadar neden dikkate alınmamıştır o zaman? Ayrıca bir BDP’li çıkıp “biz halkın oyu ile seçildik. Siz hem milli irade lafını dilinizden düşürmüyor, hem de Meclisteki partiler arasında bu şekilde bir ayrımcılık yapıyorsunuz” derse bilmem ki Başbakan ne yanıt verir?

Öte yandan BDP veya öncülü olan partilerin iplerinin İmralı ve Kandilin elinde olması da bugünün olgusu değildir ki... Artık sağır sultan biliyor bunu… Şimdi biri hükümete “Aklınız başınıza yeni mi geldi? Bugüne kadar izlediğiniz politikalar yanlış ise ve bu nedenle şimdi yeni bir strateji benimsemek ihtiyacı hissediyorsanız, o zaman bu yanlış politikalar sonucu zarar görenlerin, mesela yüzlerce şehidin sorumluluğu kime ait olacak?” diye sorsa, ne yanıt verilebilir ki?

Sonuçta hükümetin olduğu söylenen “yeni plan”, aslında AKP hükümetinin terör ve PKK sorunu konusunda kararlı ve tutarlı bir planının ve tutumunun olmadığını, iplerin de asıl Washington’un elinde olduğunu bir kere daha göstermiştir.

26 Mart 2012

“ÇANAKKALE SAVAŞI” ÜZERİNE…

Tarihiyle çok övünen, ama aynı oranda tarih okuyup bilgi sahibi olmaktan kaçınılan bir ülkede yaşadığımız için, daha en baştan söylemek istiyorum ki başlık kimseyi korkutmasın, bu bir tarih yazısı değil! Çanakkale Savaşları’nın nasıl gerçekleştiği ile ilgili kapsamlı bilgiler verecek değilim. Öyle sayılar, tarihler, isimlerle dolu bir yazı okumayacaksınız yani... Hem bu konuda yapılmış oldukça fazla çalışma var ve isteyen buralardan ayrıntılı bilgiler edinebilir, hem de Çanakkale Savaşları zaten benim uzmanlık alanım değil. Ülkemizde son yıllarda birkaç tarih kitabı okuyup, filanca arşivden üç beş belgenin çevirisini yaparak “tarihçi” etiketiyle piyasada arz-ı endam edenlerin çoğalmasına rağmen, yakın dönem Türkiye tarihi üzerine gerçekten ciddi ve kapsamlı araştırmalar yapıp yapıtlar ortaya koyanlar da var. İşte bu ikinci gruba olan saygımdan ötürü, her ne kadar yazının başlığını böyle koysam bile, Çanakkale Savaşları üzerine laf söylemeyi doğru bulmam. Ne var ki özellikle son yıllarda Çanakkale Savaşlarının yıldönümüyle ilgili olarak dikkatimi çeken bir durumu paylaşmak istiyorum.

Son yıllarda Çanakkale Savaşları’nın yıldönümü büyük bir coşkuyla kutlanıyor. Gerçi daha önceki dönemlerde de, örneğin 1980’lerde, 90’larda da kutlamalar yapılıyordu ülkemizde. Ama özellikle 2000’li yıllarda 18 Mart’ta ülkeye bir milli bayram havası egemen oluyor, anma törenleri yapılıyor, etkinlikler düzenleniyor. Yanlış anlaşılmasın, bu beni rahatsız eden bir durum değil. 18 Mart’ın bu şekilde yaşanmasına, kutlamalar yapılmasına, bu tarihi olayı değişik boyutlarıyla mercek altına alan etkinlikler düzenlemesine hiçbir itirazım yok.

Ama Çanakkale Savaşları’nın yıldönümü kutlamaları neden her yıl 18 Mart tarihinde yapılıyor? Çanakkale Savaşları denildiğinde neden akla sadece 18 Mart geliyor?

Tarihe Çanakkale Savaşı olarak geçen olay, Birinci Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yıllarında Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir. Diğer bir ifadeyle Çanakkale Savaşı tek bir savaş değildir. Bir dizi deniz ve kara muharebesinden oluşur.

Savaşın ilk ayağında, İtilaf devletleri Osmanlı devletini Birinci Dünya Savaşı’ndan (ya da en azından İttifak devletlerinin safından) çekilmeye zorlamak amacıyla İstanbul’u işgal etmek hedefini gerçekleştirmek için Çanakkale Boğazı’nı denizden geçmeye çalışmış ve yapılan deniz muharebelerinde başarılı olamayarak geri çekilmiştir. İşte 18 Mart 1915 tarihinde kazanılan ve bizim her yıl 18 Mart günü kutladığımız bu zaferdir! 18 Mart, Çanakkale Deniz Muharebelerinin yıldönümüdür.

Peki, Çanakkale Savaşı, Müttefik donanmasının bu başarısızlığı ile son bulmuş mudur?

Hayır!

Amacına deniz yoluyla ulaşamayan İtilaf kuvvetleri, bu sefer de kara harekâtıyla Türk direnişini kırmayı amaçlamış, Gelibolu yarımadasına asker çıkarmış ve 1915 yılının yaz ayları boyunca her iki taraftan on binlerce insanın yaşamını yitirmesine neden olan kara muharebeleri, savaşın bu ikinci safhasında cereyan etmiştir.

Yazıyı tarihi bilgilere boğmayacağımı söylememe rağmen kısa bir anımsatma yapmadan edemeyeceğim. Çanakkale Savaşı üzerine en sıradan bir kronolojiye bakıldığında bile şu temel bilgiler görülebilir.

Kara harekâtı, 25 Nisan 1915’te Seddülbahir ve Arıburnu cephesine asker çıkarılmasıyla başlamıştır. 28 Nisan’da Birinci Kirte Muharebesi olmuştur. 1 Mayıs’ta Arıburnu cephesinde Türk taarruzu gerçekleşmiş, 6-8 Mayıs arasında İkinci Kirte Muharebesi yapılmıştır. 19 Mayıs’ta Türk kuvvetlerinin Arıburnu cephesinde başarısız bir genel taarruzu ve bunun karşılığında da hemen 20 Mayıs’ta yine Arıburnu cephesinde Anzak karşı taarruzu olmuştur.

Haziran ve temmuz ayları sürekli çatışmalarla geçmiştir. 4 Haziran’da Üçüncü Kirte Muharebesi, 21 Haziran’da Birinci Kerevizdere Muharebesi, 28 Haziran- 5 Temmuz arasında Zığındere Muharebesi, 12-13 Temmuz’da da İkinci Kerevizdere Muharebesi yaşanmıştır.

Ağustos ayında savaş daha da şiddetlenmiştir. 6-12 Ağustos arası Kirte Bağları Muharebesi olmuştur. Suvla’ya çıkarma yapılmış, Anzak Kolordusu Kocaçimen Tepesi - Conk Bayırı hattına yönelik taarruza kalkmış ve Kanlısırt Muharebesi olmuştur. 7-10 Ağustos arasında Conk Bayırı Muharebesi yapılmıştır. Yine 7 Ağustos’ta Kılıçbayır Muharebesi gerçekleşmiştir. 9 Ağustos’ta Birinci Anafartalar Savaşı, 12 Ağustos’ta da Tekketepe Muharebesi olmuştur. 21 Ağustos’ta İkinci Anafartalar Savaşı gerçekleşmiştir.

Bütün bu kanlı muharebeler sonucunda Çanakkale cephesinde amacına ulaşamayan İtilaf kuvvetleri geri çekilmeye karar vermişler ve 10-19 Aralık 1915 arasında Arıburnu ve Anafartalar cephesindeki, 27 Aralık 1915-9 Ocak 1916 arasında da Seddülbahir cephesindeki İtilaf kuvvetleri tahliye edilmiştir.

1915 yılı boyunca süren Çanakkale Savaşları boyunca on binlerce şehit asıl savaşın bu ikinci safhasındaki kara muharebelerinde verilmiştir. 18 Mart’taki Deniz Muharebeleri ile karşılaştırıldığında, doğal olarak kara savaşlarında Türk tarafının çok daha fazla kaybı vardır. Bütün bu kara muharebelerinde Türk askeri vatanını kahramanca savunmuş, gözünü kırpmadan ölüme yürümekten kaçınmamıştır. Zaten sonunda işgal kuvvetleri de başarı sağlayamayarak geri çekilmişler, Gelibolu’yu boşaltmışlardır. Diğer bir ifadeyle Çanakkale Kara Muharebeleri de aynen Deniz Muharebeleri gibi bir zaferdir, hatta daha büyük bir zaferdir.

Peki, bizler bugün Çanakkale Savaşları denildiğinde neden sadece 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferini anımsıyoruz? Neden kutlamalar sadece 18 Mart’ta yapılıyor? Gerek Çanakkale’de yapılan anma etkinliklerinde gerek yurt çapında düzenlenen kutlamalarda 18 Mart tarihinin öne çıkarıldığını görüyoruz. Televizyondaki programlar da ağırlıkla bu eksende, medyadaki yayınlar da… Siz, son yıllarda Conk Bayırı ya da Anafartalar Muharebelerini merkez alan, ulusal çapta bir yıldönümü kutlamasına tanık oldunuz mu hiç? İyi de 18 Mart’ın son beş on yıldır bu kadar öne çıkarılmasının gerçek nedeni nedir acaba?

Çanakkale Savaşı denilen sürecin, 18 Mart ile başladığı ve bu nedenle her yıl kutlamalar için bu tarihin esas alındığı iddia edilebilir. Eğer mantık buysa, bundan sonra Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nda Türklerin askeri zaferinin yıldönümünü her yıl 30 Ağustos tarihinde değil de Büyük Taarruzun başladığı 26 Ağustos’ta kutlamamız gerekir o zaman! Açıktır ki 18 Mart’ın, sürecin başladığı tarih olarak, öne çıkarılmasının nedeni askeri değildir. Bence ASIL NEDEN MUSTAFA KEMAL’İN ÇANAKKALE’DEKİ VARLIĞININ GÖZLERDEN SAKLANMAK İSTENMESİDİR.

Bilindiği gibi Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşı’nın birinci safhasında yoktur. Gerçi 19. Tümen Komutanlığı’na atanması 25 Şubat 1915 tarihinde gerçekleşmiştir, ama doğal olarak deniz muharebelerinde belirleyici bir rolü olmamıştır. Ama 25 Nisan’dan sonra başlayan Kara muharebeleri sırasında Mustafa Kemal kader tayin edici bir rol oynamış, ne kadar büyük bir asker ve komutan olduğunu hem aldığı kararlarla hem de sergilediği önderlikle göstermiş, rütbesini aşan bir rolü başarıyla icra etmiştir. Çanakkale Savaşları, Mustafa Kemal faktörü olmadan anlaşılamaz, değerlendirilemez. Oysa aynı belirleyiciliğin 25 Nisan 1915 öncesinde, özelikle de 18 Mart 1915’de söz konusu olmadığı açıktır. Çünkü muharebe zaten denizdedir ve Mustafa Kemal ve komuta ettiği güçler ister istemez pasif durumdadır.

İşte bu nedenle Çanakkale Savaşları’nın yıldönümü kutlamalarının 18 Mart tarihine indirgenerek yapılması, bu tarihi olayda Mustafa Kemal’in varlığının ve rolünün gözlerden saklanmasına imkân tanımaktadır. Kimse 18 Mart’taki kutlamalarda ya da düzenlenen etkinliklerde neden Mustafa Kemal’den bahsedilmediğini sorgulayamaz. Nasıl bahsedildin ki? Mustafa Kemal’in savaşın bu ilk aşamasında belirleyici bir rolü ve etkisi yoktur.

Daha ilginci de kendini Kemalist, Atatürkçü, ulusalcı şeklinde tanımlayan birçok kişi ve kesimin de bu sinsi gözlerden saklama faaliyetine bilinçsiz bir şekilde ortak olmasıdır. Birçokları güle oynaya kutlamalara, etkinliklere katılmakta ama Atatürk hakkında –doğal olarak- tek bir laf bile edilememektedir. Bu durumda yapılacak tek şey, 18 Mart’ın yıldönümü ile ilgili birçok yayında, internet ortamındaki birçok sitede, hatta Facebook’taki birçok kişisel sayfada, Çanakkale Savaşı’nın ikinci aşamasıyla ilgili fotoğrafları, öyküleri vb. paylaşmak oluyor. Ne var ki bu oldukça anakronik bir manzara ortaya çıkarıyor. Örneğin 18 Mart’ta, 57. Alay şehitlerinden bahsediliyor, bu kahraman askerler saygıyla anılıyor! İyi de 57. Alay, 18 Mart’ta mı şehit oldu?

Ama daha önemlisi, yakın Türk tarihinde belirleyici önemde olan bir olayın (Çanakkale Savaşı), o olayın zaferle sonuçlanmasında yaşamsal bir rol oynamış kişiyi (Mustafa Kemal) yok sayarak kutlanmasına destek vermek oluyor. Bugün topluma dayatılan bu kutlama mantığı rastlantı değildir ve Çanakkale Savaşı’ndaki Mustafa Kemal’i kasıtlı olarak unutturma çabasının bir örneğidir. Sinsice bir çabadır bu ve tepkisiz kalınırsa zamanla yerleşecek, genç neslin zihninde bu şekilde yer edecektir.